SON DAKİKA

İSRAİL ÇARESİZ          ZORBALIKLA NEREYE?          TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI          VİTES DEĞİŞTİRDİ          Sayı 823          KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE          SÜNNÎ İSE DESTEK YOK!          AKP LEVHASI ÇÖPE          DÜNYADA TEK BAŞINA          SAYI 819         

Bugün: 18.12.2017

KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE

KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE
Bölücü PKK terörünün eylemleriyle İsrail'in Türkiye üzerindeki emellerine hizmet ettiği ne kadar gerçek ise IŞİD'in başlattığı harekâtın da Türkiye'nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiği o kadar gerçektir.20.08.2014 00:25

İsrail’in Türkiye’ye yönelik ileri karakolu

KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE

 

İllegal örgütler kendi başlarına işler çevirebilen, bundan ötürü hesaba çekilemeyen küresel güç merkezlerinin himayesi ile yaşayabilen organizasyonlardır. Bunların bir kısmı ülke yönetimlerini nüfuz ederek etki altına alan derin organizasyonlardır. Bilderberg Group türü masonik örgütlere yüklenen misyon budur. Bu tür organizasyonların faaliyetleri denetim dışı yani yasa dışı olduğu halde göz yumulur.

Bu illegal örgütlerin bir kısmı da legal orduların yapamayacağı gayrimeşru işler yapan, terörizm kapsamına giren eylemlere girişen organizasyonlardır. Küresel güçler herhangi bir kınamayı ve tepkiyi muhatap olup üzerlerine çekmemek için el altından bu tür illegal örgütleri kullanırlar.

Bir küresel gücün destek ve himayesi olmadan büyük organizasyonlar halinde faaliyet yaparak aynı merkezden yönetilen, sistematik çalışan, stratejik hareket edebilen örgütlerin uzun zaman yaşaması ve misyonunu ifa etmesi mümkün değildir.

Küresel güç olmak dünya sistemi içinde tek başına bağımsız politikalar izleme güç ve yeteneği gösterebilmek, gerektiğinde yaptığı emrivakilerin hesabının sorulamayıp yanına kâr kalmasının sindirilmesi şeklindeki bir konsept diye açıklanabilir.

Türkiye 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile küresel bir güç olma sürecine girdi ve istikrarlı şekilde bu kabiliyetini geliştirerek sürdüre gelmektedir. Türkiye’ye bu yüzden uygulanan yaptırımları sonuç vermeyen küresel güçler bugün geldiği noktada bölge lideri bir küresel güç olmasını engelleme imkânı bulamamaktadırlar. Bu yüzden Türkiye’nin yaptıkları karşısında yutkunmaktadırlar.

İkinci Dünya Savaşının bitiminde 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı çatısı altındaki, iki kutuplu dünya düzeni SSCB’nin dağılmasıyla son buldu. Tek süper güç haline gelen ABD, lider olarak tek kutuplu Yeni Dünya Düzeni kurulduğunu ilan etti. Bu yaklaşımla, Birleşmiş Milletlerin iznini alma gereği duymaksızın Afganistan ve Irak işgallerini başlatan ABD ve müttefikleri uzun süren yıpratıcı savaş sonunda ağır askeri ve ekonomik kayıplara uğrayarak bölgeden çekildi.

Dünya böylece süper güçlerin hâkimiyetini yitirdiği, değişik güç merkezlerinin rekabetine sahne olan içinde bulunduğumuz çok merkezli sürece girdi. Henüz istikrar bulamayan bu sürecin şekil alması güç merkezlerinin rekabetinin ortaya çıkaracağı sonuçla mümkün hale gelecektir.

Türkiye; 12 Eylül 1980 Askeri Darbe sonrasında, iki kutuplu dünya sisteminde mensubu olduğu Batı Bloku içinde, içeride ve dışarıda özgün politikalar izleme sürecine girerek bu günlere geldi.

Ahmet Davutoğlu’nun dillendirdiği komşularla sıfır sorun politikası konsepti Türkiye merkezli özgün, bağımsız politikalar üretilip izlenmesi anlamında bir söylemdir. Çünkü başka güçlerden, onların politikalarından bağımsız hareket edemeyen bir Türkiye komşularla sıfır sorun politikası izleyemez. Onların karıştığı işlere bulaşmak zorunda kalır.

Türkiye komşularla sıfır sorun politikası izlemeye 1 Mart Tezkeresinin TBMM’den dönmesini müteakip süreçte fiilen başladı. ABD Başkanı Bush’un Irak’ı işgale başlarken ya bizimlesiniz ya düşmanımızsınız tehdidine boyun eğip birlikte kuzeyden girseydi Türkiye bağımsızlığını yitirmiş ve çoktan bölgede yaşanan savaşın bir parçası olmuş, bölünmüş olurdu.

Türkiye ABD ve müttefiklerini karşısına almadan, sürece yayarak Afganistan ve Irak’ın işgalinin olumsuzluklarından etkilenmemeye ve lehine çevirmeye çalıştı. Bunda fevkalade başarılı oldu.

Bölgedeki işgallerden, iç savaşlardan askeri ve ekonomik kayıplara uğramadan, güçlü konumu siyasi pozisyonu istikrarlı bir yükseliş trendinde devam eden Türkiye, içeride ve dışarıda özgün politikalar izleme imkânı bulabildiği için bölge lideri bir küresel güç haline gelmeyi başardı.

Irak’ta, Suriye’de ve Arap Baharının yaşandığı bölge ülkelerinde ABD ve müttefiklerinden farklı, dünyadan bağımsız politikalar izleyen Türkiye bölgede iddialı, aktif; dünyada strateji, söz sahibi bir küresel güç olarak önüne çıkartılan sorunların çözümünde her türlü imkânı kullanmaktadır.

İsrail’in Türkiye iç ve dış politikasını çıkarları doğrultusunda manipüle etmede PKK bölücü terör örgütünü kullandığını nicedir devletin en üst kademelerindeki yetkililer bazen açıktan, bazen de üstü kapalı dile getiriyorlardı.

ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin terör örgütü listesine almalarına karşın, PKK’ya verdikleri açık ve örtülü destekler de yıllardır en üst düzey devlet yetkililerince yana yakıla dillendiriliyordu.

Bölge lideri küresel bir güç olan Türkiye muhatap kılındığı uygulamalar karşısında aynı yöntem ve yollardan mukabele etmek durumundaydı…

İsrail’in pervasızca PKK’yı desteklemesi karşısında Türkiye de ABD ve müttefiklerinin teröristlik ile suçladığı HAMAS’ı doğrudan muhatap aldı, destek verdi, her türlü yardımda bulundu, siyasi ve diplomasi alanda her platformda haklarını savundu. Mavi Marmara olayına yol açan girişime uluslararası sivil inisiyatif olarak Gazze ablukasını dünyaya duyurması için öncülük etti.

Yıllardır, Türkiye’nin bölücü PKK terörünü desteklemekle suçladığı İsrail, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri aldırmadan bildikleri gibi hareket edip ellerinden gelini artlarına koymuyorlardı. PKK’nın lider kadroları gibi diğer terör örgütlerinin kırmızı bültenle aranan suçluları Avrupa başkentlerini mesken edinmişlerdi.

Şimdi de Türkiye, IŞİD’i desteklediği iddialarına aldırmadan elinden geleni ardına koymuyor ve bölgesindeki gelişmeleri kendi güvenliği, siyasi ve ekonomik çıkarları doğrulusunda etkilemeye çalışıyor.

ABD ve müttefikleri ta uzaklardan gelip bölgedeki gelişmelere her türlü yolla müdahale ederken Türkiye’nin burnunun dibinde yaşananlara bigâne kalması beklenemez. Bunu isteyenler işgalci güçlerin işbirlikçilerinden başkası olamaz.

Bölücü PKK terörünün eylemleriyle İsrail’in Türkiye üzerindeki emellerine hizmet ettiği ne kadar gerçek ise IŞİD’in başlattığı harekâtın da Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiği o kadar gerçektir. Bu itiraf edilse de edilmese de tartışmasız böyledir.

IŞİD harekâtı Türkiye’nin pratikte oluşturmaya başladığı İslam Birliği projesinin önüne örülmeye çalışılan Şii kuşak engelini ortadan kaldırırken karşısına çıkartılan Peşmerge ve PKK güçlerine de ağır darbeler indirdi.

IŞİD benzeri cihatçı unsurlar emperyalist Batılı Haçlı işgal güçlerine ve yerli işbirlikçilerine karşı direniş başlatarak gerilla savaşı yapmaktadırlar. İşgalci düşman kuvvetleri püskürttükten sonra o bölgeyi terk edip işgal altındaki diğer bölgelere intikal etmektedirler. İddia edildiği gibi bölgeyi ele geçirip orda herhangi bir yönetim ve rejim kurması söz konusu değildir.

Geçen sayımızda, SSCB’nin Afganistan işgaline karşı İslami direniş başlatan Mücahit Grupları nasıl küresel bir organizasyon haline geldi sorusuna cevap teşkil edecek süreci özetlemiştik.

Batılı istihbarat servislerinin içlerine nüfuz etmeleriyle birbirlerine karşı savaşan bu gruplar yeni oluşumların ortaya çıkmasına yol açtılar. Afganistan’da birbirleriyle savaşa tutuşan gruplar yeni bir örgüt olarak ortaya çıkan Taliban tarafından bertaraf edildiler.

Taliban’ı Pakistan destekledi. Cumhurbaşkanı Ziyaülhak helikopter kazası süsü verilen CİA’nin bir tertibi ile suikasta uğratılarak ortadan kaldırıldı. Onun iktidarına son verdiği Zülfikar Ali Butto dönemi kızı Benazir Butto başbakan yapılarak yeniden başlatıldı. Pakistan’da iktidar değişikliği Taliban’a verilmekte olan desteğin son bulmasına ve ülkenin teröre hedef olmasına yol açtı.

Bu yeni süreçte Taliban’dan El-Kaide örgütü doğdu. Afganistan ve Irak işgalleri başarısız kaldı, işgalciler çekildi. Yeniden eski usule dönülerek bu iki ülke işbirlikçi yönetimlere devredilirken de ortaya çıkan durum karşısında El-Kaide’den de IŞİD doğdu. Yeni durumlar ortaya çıkıp şartlara uygun bir direniş şekli gerektikçe cihad organizasyonları yeni duruma göre yapılandılar.

Böylece Afganistan’da Sovyet işgaline karşı direniş başlatan Mücahit Gruplardan IŞİD’e kadar, ortaya çıkan her örgüt yapılanmasının içine Batılı istihbaratçı örgütler ajanlarını soktular, onları manipüle ederek, adlarını kullanarak birçok provokasyonlar yaptılar. Dünya kamuoyuna büyük sansasyonlarla abartılı şekilde yansıttıkları provokatif eylemlerini İslami direnişi terörizm olarak göstermek amacıyla kullandılar.

Batı medeniyetinin temsilcileri ABD ve müttefikleri işgal ettikleri Afganistan ve Irak’ta şehirlerde taş üzerinde taş bırakmayarak toplumsal hayatı taş devrine çevirirken, milyonlarca insanı vahşi bir savaşla katlederken, işkence yaparken, sarayları, müzeleri yağmalarken demokrasi getirme vadinde bulunuyorlardı.

Bu vahşi işgale karşı direniş başlatan İslami Cihad örgütlerini ise terörist diye dünyaya gösterip kendi ajanlarının yaptıkları eylem ve manipülasyonları kanıt olarak lanse ediyorlardı. Bütün her şeye rağmen işgali sürdüremeyip yeniden iktidara getirdikleri işbirlikçileri ile Müslüman halklara baskı, zulüm, katliam yaparken devlet eliyle yapılan terörü güvenlik amaçlı operasyonlar olarak gösteriyorlardı.

İşgalcilerin ve işbirlikçilerinin devlet statüsünde yaptıkları terörü dünyanın gözünden kaçıran bu istilacı vahşi Batının medyası ile yerli uzantıları; İslami direniş organizasyonlarını terör örgütleri olarak lanse ediyorlar. Bunu bilinçli, organize şekilde psikolojik savaş olarak yürütüyorlar.

Fakat istilacı vahşi Batının medyası ne derse desin, nasıl lanse ederse etsin, onlara anladıkları dilden konuşup dünyayı dar eden İslami Cihad organizasyonları Müslümanların yaşadıkları her coğrafyayı özgürleştirip bağımsızlaştırmada kararlılar.

Bu kararlılık karşısında durulamayacağını, işgal ettikleri yerlerde barınamayacaklarını, işbirlikçi yönetimleri de ayakta tutamayacaklarını anlayınca hep başvurdukları yöntemi yine deniyorlar…

Bu yöntem, mezhep ve etnik karşıtlığını körükleyip yerli halkları birbirine karşı savaştırmaktır ki uzun süreden beri bunu uygulamaya çalışıyorlar. Şii Arap, Sünni Arap, Kürt, Türkmen, Süryani, Yezidi diye karşı karşıya getirdikleri yerli halklardan bir kısmını sözde himaye ederken, özellikle Sünni Müslümanları dışlayarak hedef haline getirmektedirler. Yani klasik böl ve yönet yöntemi.

IŞİD harekâtı karşısında çekilmek zorunda kalıp çökmeye başlayan Şii Irak yönetimi desteğine, daha dün savaş için burun buruna gelip birbirine düşman olan Peşmergeleri koşturan işgalciler yeterli olmayınca PKK’yı devreye soktular.

Her türlü lojistik destek sağlayarak PKK’yı Kandil’de barındıran İsrail ve Batılı dostlarıdır. Şayet bir ambargo uygulanacak olsaydı PKK Kandil’i sürgit terör üssü olarak kullanabilir miydi? Terör örgütü PKK’yı tartışılamaz bir açıklıkta destekleyip sahiplenen İsrail ve Batılı dostları, IŞİD terör örgütüdür diye dünyayı ayağa kaldırırken herkesi kör âlemi sersem yerine mi koyuyorlar?

IŞİD’i asıl ürkütücü kılan terör örgütü olması değil, Türkiye’nin bölgesel ve küresel politikalarına hizmet eden stratejik akılla hareket etmesidir. IŞİD Kandil’i kuşatma altına alıp lojistik desteğini engellediğinde PKK beyaz bayrağı çekmek durumunda kalır. Dahası gerekirse IŞİD Kandil’i de girerek terör üssü olmaktan çıkartabilir.

PKK unsurlarıyla görüntü verip terör listesine aldıkları örgüte açıkça arka çıkan ABD görevlileri, utanmazca bir pervasızlık sergilerken; Türkiye IŞİD’e yardımda bulundu mu bulunmadı mı hala en hararetli tartışma konusu olmaya devam ediyor. Onlara her yol mubah.

Türkiye henüz ABD ve Batılı müttefiklerinin pervasızca PKK terörünü destekledikleri gibi IŞİD’e destek olduğunu açıklayabilme lüksüne sahip değilse bile yöneltilen eleştirilere de aldırmıyor.

Cumhurbaşkanı seçilen Başbakan Erdoğan uzaktan gelen seslerle eskisi gibi kervan durmayıp yoluna devam ediyor diyerek dışarıdan yöneltilen, içeriden desteklenen eleştirilerin pek ciddiye alınmadığını, Türkiye’nin bildiğini yapmaktan çekinmediğini üstü kapalı hakaretle ifade etmiştir.

Türkiye’nin bu art niyetli, çifte standartlı eleştirileri, küresel bir güç olarak sahip olduğu caydırıcı imkânlarıyla ciddiye almayıp aldırmadığı bir realitedir. Yoksa Batılı dost ve müttefikleri(!) çoktan topyekûn savaş açıp Türkiye’nin üzerine birlikte çullanmışlardı.

Türkiye Irak’a ABD ve müttefikleri ile birlikte kuzeyden girip işgale ortak olmadı; o günkü şartlar karşısında mümkün olanın azamisini yaparak olabildiğince dışında kaldı, suça iştirak etmedi.

Türkiye; ABD ve müttefikleri Irak ve Afganistan işgallerinde başarısız kalsın, sonuç alamayarak bölgeden çekilsin diye elinden geleni hiç ardına koymadı. Bu başarısızlığın temelindeki başlıca neden Türkiye’nin ABD ve müttefiklerine samimi destek vermeyişi, aksine köstek oluşudur.

ABD ve müttefiklerinin Birleşmiş Milletlerden karar çıkartma gereği duymadan başlattıkları işgal eğer ilan edilen Yeni Dünya Düzeninin kurulmadan son bulmasına neden olduysa münhasıran, bu Türkiye’nin tek başına yol açtığı bir büyük sonuç ve başarıdır.

Çünkü ABD Başkanı Bush, Haçlı Savaşı ilan ederek Irak ve Afganistan işgallerini başlattığında “Ya bizimle olursunuz ya da düşmanımız!” dayatmasında bulunurken, koca dünyada kimseden ses çıkmamıştı.

Meclis’in reddettiği 1 Mart Tezkeresi ile İskenderun Körfezi önlerinde yığınak yapan Pentagon güçlerine aşk ettiği Osmanlı tokadı Süveyş Kanalı yolunu tutmalarına, güneyden işgal ettikleri Irak’ta saplandıkları bataklıkta büyük zayiata uğradıktan sonra çekilmelerine neden olmuştu.

O günden itibaren ABD ve müttefikleri güç, itibar kaybına uğrarken; Türkiye güç, itibar kazandı. Türkiye’nin bu tavrı bölge lideri küresel bir güç olmasında ivme kazanmasına yol açtı. Ardından Gürcistan’ın Batılıların teşviki ile Güney Osetya’yı işgali üzerine Rusya’nın işgaline uğramasına Türkiye ağırlığını koyup arabuluculuk etti. NATO donanmasına boğazlardan geçiş izni vermedi. Bu yüzden Rusya Türkiye’nin arabuluculuğunu kabul etti, iki ülke arasında uzlaşma sağlandı.

Arap Baharı yaşanan ülkelerde de Türkiye ABD ve müttefiklerinden farklı politikalar izledi. Mısır ve Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında Türkiye tek başına kalıp bütün dünyadan bağımsız bir politika izledi.

Şimdi ise IŞİD harekâtı karşısında tüm dünya bir olurken, Türkiye tek başına farklı bir yaklaşım sergiliyor. ABD ve müttefiklerinin dayatmaları ile IŞİD’e karşı özgün yaklaşımında değişiklik için geri adım atmayan Türkiye her konuda olduğu gibi bu konuda da millî çıkarlarını esas alıyor.

ABD’nin özellikle Irak işgalinde sergilediği vahşi katliam, oluşturduğu işkence merkezleri, talan, yağma olaylarına göz yumması, (iddiaların aksine) Sünni çoğunluk üzerinde Şii azınlığa dayalı bir yönetim oluşturması ve tüm dünyaya söylediği yalanlar büyük bir nefrete neden olduğu için, bu nefreti IŞİD’e yöneltmek amacıyla ABD tarafından desteklendiği yalanı pompalanıyordu.

Her yalan gibi bu yalan da çok sürmeyip ortaya çıktı. ABD’nin IŞİD’i desteklediği balonu saldırı ile birlikte patlamış oldu. Şimdi de ABD bile IŞİD’in yaptıklarına fazla dayanamadı denilerek bu yalanlar revize edilmeye çalışılıyor. Ama yalan dolanla bir yere varılamaz, gerçekler her zaman son sözü söyler ve noktayı koyar.

ABD ve müttefikleri kendilerini Irak’ta evire çevire döven, çekilmek zorunda bırakan, Afganistan işgalinde havlu attıran El-Kaide’nin yeni versiyonu IŞİD’i destekledilerse akıllarını peynir ekmek ile yemiş olmalılar. Elbette ki yok böyle bir şey. Medya üzerinden yürütülen bu psikolojik savaşı donanımsız kitleler fark etmese de devlet yöneticileri gerçeği görür ve bilirler.

Ancak IŞİD aleyhine yürütülen iğrenç propagandalar sahiplerine pek bir şey kazandırmaz. IŞİD nihayet bir direniş örgütüdür. Ne İslam’ı ne de Haçlı Batı emperyalizmine karşı cihad hareketini temsil eder. Yalnız vurulması gereken hedefleri vurur, bertaraf edilmesi gereken güçleri döver.

İşgalci düşman güçleri ile işbirlikçilerini yenilgiye uğrattığında IŞİD adını, şanını, şöhretini kendi değiştirip başka bir yerde başka bir isimle ortaya çıkar faaliyetlerine devam eder muhtemelen.

Nitekim haberler eğer doğruysa, IŞİD Irak’ta ele geçirdiği yerleri yerli aşiretler, Sünni yöneticiler kontrolüne terk ederek unsurlarını Beşşar Esat rejimi ile savaşmak üzere Suriye’ye göndermiş.

IŞİD’in, ele geçirdiği yerlerde şeriat yönetimi kurduğu, topluma İslam’ı zorla dayattığı şeklindeki haberler psikolojik savaş merkezlerinin ürettiği, Batı medyasının yaydığı, işbirlikçi uzantılarınca tekrarlanan yalan ve safsatalardan başka bir şey değildir. Bir takım fetvalar ise psikolojik savaş amaçlı olabilir.

IŞİD’in Irak’taki harekâtının stratejik bir akılla yürütüldüğüne ısrarla vurgu yapılmaktadır. Bunun amacı; stratejik akla, birikime sahip olması düşünülemeyen IŞİD’i Türkiye yönetiyor dedirtmek.

IŞİD konusundaki haberler, yorumlar içerisinde cımbızla arasanız gerçekleri bulamazsınız; hep yalan, iftira, dezenformasyon, manipülasyon ve tamamı psikolojik savaş merkezlerinde üretilen kafa karıştırıcı, zihin bulandırıcı, saptırıcı medyatik balon bombalarıdır.

Türkiye aslında İsrail, ABD ve müttefikleri gibi yüzsüzlük etse evet, IŞİD’i destekliyorum ne var; diyebilir. Fakat ilkeli bir siyasete ve saygın bir devlete yakışmaz, maslahata da uygun olmaz.

Türkiye böyle bir çiğlik yapmaya gerek duymadan IŞİD üzerinden yöneltilen eleştirileri kale alıp bildiğini yapmaktan zaten geri durmuyor. IŞİD’e sırf Türkiye yüzünden düşmanlık edenlerin çok fazla yapabilecekleri bir şey de yok havlayıp durmaktan başka.

ABD ve müttefikleri karadan bir daha Irak’a dönmeyi düşünemeyeceklerine göre yalnız havadan hiçbir savaş kazanılamaz. Zaten ABD insansız hava araçlarıyla yaptığı bombardımanla işbirliği yapan yerel güçlere destek olmaktan öte bir amaç taşımıyor. Afganistan’da yıllardır yaptıklarını şimdi Irak’ta yapıyor. Hiçbir sonuç alması söz konusu bile değil.

Türkiye sınır komşusu olarak Suriye ve Irak’ta her türlü müdahaleyi yapabilecek güç, imkân ve kabiliyete sahiptir. Bugüne kadar ne yapılırsa yapılsın, şartların Türkiye aleyhine çevrilmesi hiç mümkün olmadı.

Kim ne derse desin şu anda Türkiye fiilen Suriye’nin ekonomisini, nüfusunun önemli bir kısmını ve sınırlarını yutmuş durumdadır. Sınırında fiilen tampon bir bölge de oluşturmuş bulunuyor.

Keza Kuzey Irak Kürt yönetimi fiilen Türkiye’ye bağlanmış durumdadır. Türkiye’siz Kuzey Irak’a ne güvenlik, ne barış, ne refah gelir. Bunu en iyi Barzani yönetimi görüyor, biliyor. Ne ki, Batıya karşı henüz boynu bükük durumu devam ediyor. Denge politikası diye Türkiye ile Batı arasında sarkaç gibi gidip geliyor. Fakat giderek dengelerin Türkiye lehine ve Batı aleyhine döndüğünün farkında olduğu için zamana oynuyor.

IŞİD faktörünün Türkiye’nin elini güçlendirdiğini, Kandil’i de tehdit ettiğini gören Barzani, Batıya güvenilemeyeceğini acı tecrübeleri ile bilebilecek konumdadır. Diğer yanda, ABD işbirlikçiliği ile suçlayan büyük Arap kitlesinin tehdidi altındadır. Sığınabileceği yegâne ülke ise Türkiye’dir.

Barzani’nin güvenilir bir müttefik olmadığını bilen ABD ve müttefikleri yıpranan Nuri Maliki’yi de feda edip Şiiler arasına nifak koymuş oldular. Giderek bölünen ve istikrarsızlaşan Irak bütünlük içinde ayakta kalamayacak hale gelmiş bulunuyor.

Bazılarının zannettiği gibi Irak ve Suriye bölünüp istikrarsızlaştıkça Türkiye’nin güvenliği tehlike altına girmez. Böl ve yönet yöntemi yalnız Batılı devletler için geçerli değil. Bölge lideri küresel bir güç olan Türkiye için de geçerlidir. Osmanlı İmparatorluğu topraklarını işgal eden Batılıların çizdiği sınırların ortadan kalkmasına üzülenler işbirlikçi değilse aptal olsa gerek.

 

Sayı:823


Etiketler: PKK - IŞİD

Diğer MANŞET haberleri

  • PAYLAŞ

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.