SON DAKİKA

İSRAİL ÇARESİZ          ZORBALIKLA NEREYE?          TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI          VİTES DEĞİŞTİRDİ          Sayı 823          KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE          SÜNNÎ İSE DESTEK YOK!          AKP LEVHASI ÇÖPE          DÜNYADA TEK BAŞINA          SAYI 819         

Bugün: 18.12.2017

TÜRKİYE ARAFTA

TÜRKİYE ARAFTA
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son zamanlardaki iç ve dış politika söyleminde bariz değişime yol açan nedenler stratejistlerin önemli bir tartışma konusu haline gelmiş bulunuyor. Hangi saikla bu söylem değişimine gidildiği merakları kabartıp dikkatleri 2019 seçimine yöneltmiş durumdadır. 26.07.2017 00:23


Reis milli derin devletle yolunu ayırıyor…

TÜRKİYE ARAFTA

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son zamanlardaki iç ve dış politika söyleminde bariz değişime yol açan nedenler stratejistlerin önemli bir tartışma konusu haline gelmiş bulunuyor. Hangi saikla bu söylem değişimine gidildiği merakları kabartıp dikkatleri 2019 seçimine yöneltmiş durumdadır. Çünkü Reis’in bu siyasi söylem değişikliğini 16 Nisan Referandumu sonuçları görüldükten sonra 2019 seçimini dikkate alarak yaptığı gözlemlenmektedir.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz’un yıldönümü programlarındaki konuşmalarından açıkça anlaşılan siyasi söylem değişikliğinin niteliğini İsrail, ABD, NATO, Avrupa Birliği gibi küresel güçlere yönelik bir yumuşama olarak tespit etmek yanlış olmaz. 15 Temmuz’a dair söyleminde sadece FETÖ’yü soyut anlamda hedef aldı, arkasındaki küresel gücü göz ardı etti. Oysa 15 Temmuz Darbe Girişiminin hemen ardından sıcağı sıcağına yaptığı açıklama ve konuşmalarda ABD’yi, NATO’yu, Avrupa Birliği’ni açıkça hedef yaptı, uzunca bir zaman o tutumunda ısrar etti.

 

Son günlerde İsrail’in Kudüs’teki yeni baskıcı uygulamaları, masum insanların yaylım ateşi ile öldürülmesi, Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldırılmaması karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan uzun süre suskun kaldı, hiçbir açıklamada bulunmadı. Kamuoyunun beklentilerini dikkate alarak nihayetinde yaptığı açıklamalar ise sade suya tirit niteliğindeydi. Müslümanı sevindiren, yüreğine su serpen, ümit veren bir açıklama yapmadı. Mescid-i Aksa kadar da, Neve Şalom Sinagogu önündeki güdümlü provokatif protestoyu kınayan açıklamalar yaptı!

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu keskin “U” dönüşünü 16 Nisan 2017 Referandum sonuçları görüldükten sonra yaptığı dikkate alındığında meselenin 2019 seçimine yönelik bir politika değişikliği olduğunun düşünülmesi kaçınılmaz olmaktadır. Referandum Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini onaylarken ortaya çıkan sonuçları Recep Tayip Erdoğan’ın seçilmesini zorlaştırdığını gösterdi. MHP’siz, Erdoğan’ın şahsi oyunun % 40 olduğu açıkça görüldü.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, şahsına yönelik karalama kampanyaları yürüten İsrail güdümlü medyanın yıprattığı, bunun devamı durumunda 2019 seçiminde oyunun daha da düşeceği kanaati Beştepe Külliyesine hâkim olmuş durumdadır. Külliye yönetiminin bunu Erdoğan’a da, ikna edip kabul ettirdiği gözlemlenmektedir. Beştepe Külliyesine zaten İsrail muhibbanı zevatın doldurulduğuna dair rivayetler giderek yoğunlaşmaktadır.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diktatör yaftasıyla karalama kampanyalarına hedef yapan İsrail güdümlü medya ve örgütlü yapının da tam bir “U” dönüşü yaparak güzellemeler düzmekte olduğu gözlemlenmektedir. Özellikle 15 Temmuz’un yıldönümü kutlamalarında söylemlere yansıyan İsrail, ABD, NATO ve Avrupa Birliği’nden azade, FETÖ’ye yönelik soyut suçlama kampanyasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalif medyanın coşkulu desteğiyle yürütmek gibi bir olguyu gerçekleştirmesi yaşanan süreci net açıklamakta ve anlamlandırmaktadır.

 

 

Bazı AKP’li çevrelerin “yargı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan yıpratıcı kararlar alıyor” şeklindeki maksatlı değerlendirmeleri de 16 Nisan Referandum sonuçları karşısında alınan yeni tutumu konsolide etmeye yönelik çabalar olarak nitelendirilmelidir. İsrail hinterlandına sırtını dayamadan 2019 seçimini kazanamayacağına inandırılan Cumhurbaşkanı Erdoğan iç ve dış politika söylemlerinde bariz değişiklikler yapmaktadır. Bu söylem değişikliği ülkeyi realitede nasıl etkiliyor, yönetime ne kadar yansıyor sorusu zihinleri meşgul etmektedir.

 

El-Aziz olarak hemen her olayı açıklarken sözünü ettiğimiz, patenti bize ait olan milli derin devlet gerçekliği kabul edilmeden yaşananların makul, mantıklı, tutarlı şekilde açıklanması mümkün değildir. Millî Görüş’ün iktidar ortağı olduğu 1974 yılından beri Türkiye’de mevcut düzene aykırı bir devlet politikası çizgisinin görünenin aksine hiç kırılmaya uğratılmaksızın devam ettirilmekte olduğu gerçeği de milli derin devletin varlığı kabul edilmeden asla izahı mümkün olmayan bir husustur.

 

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasındaki uygulanan askeri ve ekonomik ambargolara karşı Erbakan’ın başlattığı ağır sanayi ve savunma sanayii her türlü engellemelerin, komploların rağmına devam ettirildi, değişen farklı iktidarlardan etkilenmedi. Türkiye şimdiki ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüğünü o sürecin siyasi çalkantılardan etkilenmeksizin sürmesine borçlu olduğu gibi bu durum milli derin devlet yapısının varlığının da bir kanıtıdır. Kıbrıs ile ilgili Türkiye’nin politikası da 43 yıldır değişen her türden koalisyon hükümetine, darbelere, tek başına iktidarlara göre değişmeden istikrarlı bir milli politika halinde sürdürülmektedir.

 

Türkiye’nin iç ve dış politikaları da sıkça değişen koalisyon hükümetleri, askeri yönetimler, tek başına iktidarlar döneminde yaşanan tüm inişli çıkışlı süreçlerde istikrarlı bir çizgide ve Millî Görüş doğrultusundaki bir trendde hep gelişerek Yeni Türkiye olgusu gerçekleşmiştir. Yaklaşık 50 yıllık süreçte tüm değişkenlere rağmen sürdürülen değişmeyen milli çizgi asla bir değişmez güç ve irade olmaksızın mümkün olmaz. Bu değişmeyen güç ve irade Dünya Siyonizm’ine rağmen, onunla mücadele ederek bu süreci yürüttüyse “Millî” olması gerekir.

 

Erbakan’ın Dünya Siyonizm’ine ve onun Türkiye uzantısı 1923 hile rejimi ve köle düzenine karşı başlattığı millî bağımsızlık, özgürlük hareketi olan Millî Görüş; her türlü iç-dış komplo karşısında yenilgiye uğratılamayarak, bertaraf edilemeyerek güçlenmeye devam etti, bunu ancak bir millî derin devlet yapılanması gerçekleştirebilir, yoksa mümkün olamazdı.

 

Erbakan ve Millî Görüş harekâtına karşı tümü ABD’de planlanarak yerli unsurlarla gerçeğe dönüştürülen askeri darbe ve müdahalelerin hiçbiri başarılı olamadı, hepsi aksi istikamette sonuçlara yol açtı. Bunlara çok kısa değinerek milli derin devlet olgusuna işaret edelim…

 

Önce 12 Mart 1971 Muhtırası verildiğinde irtica ve komünizm ile mücadele amaç gösterilip Millî Görüş’ün ilk partisi Millî Nizam kapatıldı. Nihat Erim’e kurdurulan hükümette ABD’den ithal edilen iki Başbakan Yardımcısı (Atilla Karaosmanoğlu, Sadi Koçaş) yer aldı. Lakin bu askeri müdahale süreci ABD’nin kontrolünden çıkıp Erbakan’ın kontrolüne girdi. Erbakan’a daha güçlü bir girişim olarak Millî Selamet Partisi’ni kurma imkânını sağladı.

 

Erbakan Millî Selamet Partisi’yle 1973 Seçimine girdi, 52 parlamenter kazanarak Meclis’te etkili bir grup kurdu ve çeşitli koalisyonlarla aralıksız 4 yıl iktidar ortağı oldu. 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirdi. Ondan sonra küresel güç Türkiye’yi hedef yaptı. Ambargo, sağ-sol anarşisi bu sürece damgasını vuran beklenmedik gelişmeler oldu.

 

Birtakım müdahalelerle Erbakan iktidardan uzaklaştırıldığı halde, Türkiye’nin kontrol altına alınması mümkün olmuyordu. Böylece bir derin devlet yapılanmasının varlığı fark edildi ki, Başbakan Ecevit buna kontrgerilla adını koydu. Millî olduğunu ve Erbakan’ın kontrolünde faaliyet yaptığını tespit ettikleri halde itibarsızlaştırmak için Gladyo nitelemesi ile NATO’ya mal ediyorlardı. Oysa Türkiye’nin NATO’dan hiçbir gizlisi saklısı yoktu, öyle olsaydı kim ne diyebilir, neden rahatsız olurdu? Kaldı ki NATO böyle bir örgüte niçin gerek duysundu?

 

Ordu bünyesinde kurulduğu tespit edilen milli derin devlet yapısını ayıklamak için darbenin dışında çözüm bulunamadığından olacak ki ABD’de bu defa 12 Eylül 1980 Darbesi planını yapıp gerçekleştirdiler. Mahfil sözcüsü gazeteciler açıkça gerekçesini demokrasi treninin Erbakan yüzünden raydan çıktığını, o tasfiye edildikten sonra Ecevit’le Demirel’e bu minvalde rekabet ortamının sağlanacağını müjdeleyerek açıklıyorlardı. Ancak yine öyle olmadı! Kenan Evren ve silah arkadaşları millî derin devletin kontrolüne girdiler; CHP dâhil tüm partileri kapattılar. Erbakan’la birlikte Ecevit’le Demirel’i de siyasi yasaklı yaptılar; artık rejimin iki köklü anaç partisi ve liderleri siyaset dışı bırakıldı. Sonra onlarla birlikte Erbakan da siyasete başladı! 12 Eylül 1980 Türkiye’deki hile rejimi ve köle düzeni tasfiyesinde, Millî Görüşün hâkim olmaya başlamasında milattır…

 

12 Eylül yönetimi kurdurduğu Bülent Ulusu Hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığına Turgut Özal’ı getirip parlattıktan sonra ANAP’ı kurdurup iki dönem iktidarda önemli icraatlar yaptırdı. 1923 rejimi statükosunu siyasi, ekonomik ve idari yönde çökertti.

 

Hedef haline getirilen Başbakan Turgut Özal’a yapılan suikast girişimi başarısız kaldı ama Çankaya Köşkünde işini bitirdiler. Bu süreçte Erbakan Refah Partisi ile depara geçti birinci olarak 1994 yerel, 1995 genel seçimlerinden çıktı. DYP’li koalisyonla 54. Hükümeti kurdu.

 

1980 öncesi milletvekili sayısı yarıya düşen Millî Görüş 12 Eylül darbe sürecinde CHP, AP kapatılıp liderleri siyasi yasaklı yapıldığı için birinci parti olmuştu. Küresel güçler Erbakan’ı iktidara getirip hedef haline getirmek ve işini bitirmek istiyorlardı! Erbakan bunu 1993’te bir röportaj verdiği Aytunç Altındal’a açıklamıştı. Erbakan o günkü konjonktürde yalnız başına iktidar olabilirdi, istemedi. Aldığı bazı önlemlerle birinci parti olup DYP ile koalisyon yaptı…

 

28 Şubat 1997 post modern darbe süreci başlatıldığında, milli derin devletin kontrolündeki orduya küresel gücün güveni kalmadığından bu defa silahsız kuvvetler denilerek sermaye, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşları harekete geçirildi. Oluşturulan bu büyük cepheyi 5 buçuk yıl içinde perişan eden milli derin devlet AKP’nin 3 Kasım 2002 Erken Seçiminden tek başına iktidar olarak çıkmasını sağladı. O gün bugündür, ülkeyi AKP iktidarı yönetiyor.

 

Doğrusu DSP-MHP-ANAP Koalisyonu ülkeyi büyük bir ekonomik kriz, siyasi kaos içerisine sürükleyince Erbakan’ın iktidar olması ihtimali karşısında ABD ve TÜSİAD tedbiren AKP’yi Tayip Erdoğan’a kurdurdular. Erbakan da manipülatif şekilde AKP’yi destekledi ve iktidara gelince, milli derin devlet kontrolüne aldı. AKP 15 yıllık iktidarında olabildiğince Millî Görüş politikalarını uyguladı ve Türkiye’yi bölge lideri küresel güç konumuna getirdi.

 

Ancak anlaşılan o ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan millî derin devlet ile yolunu ayırmış; yine ilk destekçileri olan ABD Yahudi Cemaati, TÜSİAD ve İsrail ile dirsek temasına geçmiş! Buna neden ise şu olabilir: Toplumsal desteğinin giderek düşmesi karşısında seçimi kaybetmesi riski doğmuş bulunuyor. Milli derin devletin kendisini 2019’da aday göstermek istememesi, onun da adaylıkta ısrar etmesi iplerin kopmasına neden olduğu izlenimi doğmuş durumda.

 

Bu durumun farkında olan İsrail ve Türkiye hinterlandı kamuoyu oluşturma imkânlarını tüm unsurlarıyla seferber ederek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı safına çekmeye çalışmaktadır. Bu çabalardan sonuç alındığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi söylemlerinden anlaşılmakta; “AKP tarikat değil, mürit devşirmiyoruz” sözleriyle Pelikancı trollere sahip çıkması bundan! İsrail, ABD, NATO, Avrupa Birliği ile PKK’ya verilen desteğe rağmen arası düzeliyor…  

 

Lakin bugüne kadar yaklaşık 50 yıldır Millî Görüş karşısında sürekli güç kaybeden statüko temsilcileri bundan böyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın taraf değiştirmesiyle elde edecekleri bir başarı olamayacağını, sayısız tecrübeden biliyor olmalılar. Onların artık bekleyecekleri bir başarı yoktur; onlar yıkım için çalışıyor!! Millî derin devlet onlara bu fırsatı asla vermez.

 

Sayı: 974

Diğer MANŞET haberleri

  • PAYLAŞ

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.