SON DAKİKA

İSRAİL ÇARESİZ          ZORBALIKLA NEREYE?          TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI          VİTES DEĞİŞTİRDİ          Sayı 823          KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE          SÜNNÎ İSE DESTEK YOK!          AKP LEVHASI ÇÖPE          DÜNYADA TEK BAŞINA          SAYI 819         

Bugün: 22.10.2017

Türkiye bölge lideri küresel güç olma yolunda engel tanımıyor

Türkiye bölge lideri küresel güç olma yolunda engel tanımıyor
Türkiye'nin gitsin, bütün dünyanın kalsın dediği, Suriye'yi iki yıldır kan gölüne çeviren Beşşar Esat yönetiminin, nihayet Rus lider Putin'in de pes edip desteğini çekmesiyle sos verdiği bildiriliyor.12.12.2012 17:06
 Türkiye bölge lideri küresel güç olma yolunda

ENGEL TANIMIYOR

Türkiye’nin gitsin, bütün dünyanın kalsın dediği, Suriye’yi iki yıldır kan gölüne çeviren Beşşar Esat yönetiminin, nihayet Rus lider Putin’in de pes edip desteğini çekmesiyle sos verdiği bildiriliyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon da Türkiye’yi ziyaret ederek, Esat yönetiminden desteğini tamamen çektiğinin, daha doğrusu umut kestiğinin güçlü sinyallerini verdi.

Eli kanlı diktatör Beşşar Esat’ın ailesi ile birlikte avenesini kabul edecek bir ülke aramakta olduğu, bu amaçla Latin Amerika ülkelerinden Küba, Ekvator, Venezuela’dan talepte bulunduğu yolundaki haberler medyada geniş yer aldı.

Esat’ın sözcüsü Cihad Makdisi’nin de kayıplara karışması Suriye’deki kanlı diktanın sonunun artık geldiği şeklinde yorumlanmaktadır. Saddam’ın da sözcüsünün kendisinden ayrılmasından kısa bir süre sonra devrildiğine işaret eden uzmanlar, gelişmeleri en iyi sözcülerin izleyebildiklerine dikkati çekerek Esat yönetiminin düşmesinin an meselesi olduğunda birleşmektedirler.

Samanyoluhaber’in verdiği habere göre, Frankfurter Allgemeinen Sonntagszeitung'a konuşan istihbarat şefi Schindler, muhalif savaşçıların artık daha iyi koordine olduklarını ve Beşşar Esat'a karşı daha etkin mücadele ettiklerini söyledi.

Haberde, “Esat, ülkenin kontrolünü giderek daha fazla kaybediyor. Enerjisini Şam'ın, askeri tesislerin ve havaalanının korunmasına odaklamış durumda. Rejim daha fazla dayanamaz.”İfadelerini kullanan Schindler’in, “Durum, Şam'daki yönetimin artık son demini yaşadığını gösteriyor" dediğine yer verildi.

Arap Baharının yaşandığı diğer ülkelerde olduğu gibi, Suriye’deki Batı işbirlikçisi dikta rejiminin de Türkiye destekli muhalif güçler karşısında; bütün dünyanın, ilaveten içerideki İsrailcilerin desteğini arkasına almasına karşın nihayet çökme noktasına gelmesi öylesine ve rastlantısal değildir.

Özellikle de Suriye’deki Nusayri azınlığa dayalı oligarşik solcu Esat rejimini Rusya, Çin, İran aleni; başta İsrail olmak üzere Birleşmiş Milletler, ABD, Avrupa Birliği örtülü ve utangaç şekilde ama tüm güçleriyle sonuna kadar desteklediler.

Dünyanın egemen güçlerinin sözcüleri Arap Baharının Suriye’ye sıçraması karşısında Esat rejimi diğer Arap ülkelerindeki yönetimlere benzetilip onlarla kıyaslanmamalıdır. Gerekli birtakım reformlar yapılarak yönetimi ayakta tutmak dışında köklü bir değişime yönelik bir çözümün aranması beyhudedir, hiçbir şekilde sonuç vermez, şeklinde ısrarlı açıklamalar, bu doğrultuda yoğun propagandalar yaptılar. Özellikle Türkiye içinde bu söylem büyük destek gördü, etkili oldu.

İlginçtir, Saadet Partisi’nin kabuk yönetimi de bu söylem ve propagandayı esas alan girişimlerde bulundu. Aynı paralelde bir tutum, tavır sergileyerek benzeri bir söylem geliştirme çabasına girdi.

Türkiye’yi yöneten üstün siyasi akıl ve irade dünyanın egemen güçleriyle içerideki uzantılarının bu baskın çabalarına, yaygaralarına rağmen ilk günden itibaren hesaplarını Esat yönetiminin gitmesi, Suriye halkının tamamını adil oranlarda temsil eden kesimlerden oluşan demokratik bir yönetimin gelmesi noktasından hareketle yaptı, açıkça da ilan etti.

Bu belirlenmiş politikaları dillendiren Başbakan Erdoğan ve yürüten AKP iktidarı dışarıdan hedefe konurken, içeriden de şiddetle eleştirildi. Özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu sistematik bir karalama ve yıpratma kampanyasının hedefi yapıldı.

Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a kuzeyden girip işgale ortak olmasına ilişkin 1 Mart Tezkeresinin TBMM’den geçmemesi üzerine vaveyla koparanlar; Beşşar Esat yönetimine karşı üstlenilen öncü rol ve gösterilen sert tepkiler nedeniyle de ortalığı velveleye veriyorlardı.

Her iki olayda da Siyonist güç merkezleriyle aynı doğrultuda hareket ederek hararetli bir söylemle destek çıkanların; ortaya çıkan kesin, net sonuçlar karşısında, Türkiye’nin çıkarlarını göz ardı edip gayri millî bir tutum ve yaklaşım içerisine girdikleri boncuk gibi ortaya çıkmış bulunuyor.

1 Mart Tezkeresi TBMM’den geri çevrilmeyip uygulansaydı Türkiye ABD ve müttefikleri gibi şimdi bölge ülkelerinin ve toplumlarının hedefinde olacak ve yaşanan küresel ekonomik krizden en çok tahribata uğrayan ülke olacaktı.

Kaldı ki 1 Mart Tezkeresi Pentagon’un Türkiye’yi kalleşçe işgal edip Güneydoğuya yerleşmesinin ve PKK’ya destek vererek ülkeyi bölmeyi öngören bir hain planın eseriydi. Eğer 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçseydi Türkiye çoktan bölünmüş, son devletimiz tarihe karışmış olurdu.

Keza Suriye konusunda da Türkiye küresel güçlerin ve içerideki uzantılarının söylemlerini dikkate alıp tavsiyelerine uysaydı şimdi Beşşar Esat yönetimi ile birlikte AKP iktidarı çöker, dağılırdı. Bunu Arap Baharı gibi bir Türkiye baharı takip ederdi. Oysa Türkiye Irak ve Suriye konularında izlediği ilkeli, tutarlı ve basiretli politikalar sayesinde bugün örnek alınmaya çalışılan ülke konumuna geldi.

Görüldüğü üzere aksine, Irak olayında olduğu gibi Suriye olayında da dışarıdan ve içeriden önüne konulan yol haritalarını eğer izleseydi geri dönüşsüz bir uçuruma yuvarlanmış olacaktı!

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki Türkiye Siyonist mihrakların güdümündeki küresel güçlerin önüne koyup dayattığı politikaları, büyük bir basiret ve feraset göstererek asla itibar edip uygulamadı. Bu gelinen noktada milletimiz çok büyük oranda dış mihrakların ve içerideki uzantılarının maskelerini düşmüş durumda görerek can düşmanlarını tanımış bulunuyor. Bu, Türkiye’nin en büyük kazancı, en sağlam sigortasıdır.

Dostunu, düşmanını tanımayan bir millet; küresel tezgâhlara karşı bağışıklığı olmayan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırt edemeyen bir yönetim bağımsız bir ülkede özgür yaşama hakkına, imkânına sahip olamaz.

Türkiye bugün dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar içeride ve dışarıda bağımsız politikaların izlendiği ve gerçek anlamda özgürlüklerin sınırsız yaşandığı bir ülkedir. Dışa bağlı vesayetçi rejim imkânlarından mahrum kalan işbirlikçi çevrelerin yaygaraları sakın kimseyi yanıltmasın.

Bugün Türkiye, şiddete başvurmadan herhangi bir siyasi görüş, düşünce ve söyleme kısıtlamalar, engellemeler getirilen, faaliyetlerine pürüzler çıkartılan bir ülke olmaktan çıkmıştır. Oysa özgürlük, demokrasi havarisi kesilen Batılı ülkelerde özellikle Müslümanlar, her türlü yasal ve fiili engellerle çepeçevre sarılıp kuşatılmış durumdadırlar.

Türkiye’nin Batılı ülkelerin vesayeti altında bulunduğu yakın geçmişte, yine özellikle Müslümanlar her türlü yasal ve fiili baskılar altında, engeller karşısında kelimenin tam anlamıyla parya hayatını yaşıyorlardı.

Şu takdiri ilahinin yorumlanmadan anlaşılmaz hikmetine bakın ki Türkiye’nin gerçek bağımsızlığa, özgürlüğe, demokrasiye adım attığı sürecin miladı 12 Eylül 1980 tarihidir!

Türkiye’de bugün ne kadar kesim varsa hiç istinasız hepsinin lanet okuduğu bu tarihin öncesinde; radyo ve televizyon resmi ideolojiyi dayatan devletin tekelinde,“beşi bir yerde” denilen gazeteler -Günaydın, Hürriyet, Tercüman, Milliyet, Cumhuriyet-bir-iki Sabetayist Yahudi ailenin vesayetinde yayın yapıyordu.

Türk Ceza Kanunu 163. Maddesi ile, bir derin nefes alıp “Ben elhamdülillah Müslümanım” bile dedirtmeden, inanan insanları karakollarda süründürüp hapishanelerde çürüten despotik vesayet rejimi; 141, 142, 145. Maddelerini ise-denge unsuru olsun diye- komünistlere göstermelik şekilde uyguluyordu. Elbette ki vesayet rejimi ile işbirliği yapan sözde Müslümanlara ve akredite komünist provokatör ajanlara zeval yoktu.

Türkiye 12 Eylül 1980 öncesi bu ilkelliği sadece insan hakları, özgürlük, demokrasi alanında değil; siyasi, ekonomik ve kültürel tüm alanlarda yaşıyordu. Batılı ülkelerin pazarı haline getirilen ülkenin ekonomisi tamamen distribütörlüklere,  montaj sanayiine ve geri bıraktırılan tarım ve hayvancılığa dayanıyordu.

Türkiye’nin ihracatı, kurulduğu 1920’den itibaren 1980’e kadar tam 60 yıl boyunca 1,5-2,5 milyar $ aralığına mahkûm edilerek adeta dondurulmuş durumdaydı. İthalat ve ihracat tekeli kota ile birkaç Yahudi aileye tahsis edilmekte idi. Döviz bulundurmak Avrupa ülkelerinde çalışan işçiler dışındaki herkes için yasaktı, suç teşkil ediyordu!

İhracatı bütün bu 60 yıl boyunca fındık, çekirdeksiz kuru üzüm, incir ve pamuk gibi klasik tarımsal ürünlere, bazı madenlere dayanan ülkede artık kaymak tabakanın lüks tüketimini de karşılayacak döviz temin edilemiyordu!

İşte bu yüzden 1960 yılından itibaren Anadolu insanının parya işçi olarak Avrupa ülkelerine ihracı çözüm olarak bulundu. Avrupa ülkelerinde hiç kimsenin tenezzül etmediği, yapmak istemediği adi işlerde çalışmak durumunda olan vatandaşlarımız memleketlerine döndüklerinde; Anadolu insanı onlara gıpta ile bakıp, yurt dışına parya işçi olarak kapağı atmakla hayallerini süslemeye başlıyor, bunun için her yol ve yöntemi deniyordu.

Siyasete gelince, her iki kesimi de Batı işbirlikçilerinden oluşan sağ ve solpartiler adeta yazı-tura ile belirleniyor, seçimler ve demokrasi vesayetçi yönetimlerin nöbet değişimine alet ediliyordu.

Türkiye bu şekilde 12 Eylül 1980’e geldiğinde sağ-sol anarşisi, karaborsa, kıtlık, yokluk, kuyruklar yaşanan; dövizsizlikten her türlü ithalatın durma noktasına, ülkenin 70 Sente muhtaç hale geldiği bir vahamet manzarası çiziyordu.

12 Eylül 1980 tarihi, Türkiye’nin tamamen bir çöküntüye ve yıkılışa sürüklendiği en talihsiz dönemi sona erip A’dan Z’ye her alanda diriliş, derlenip toparlanma, ayağa kalkma ve hasta adamın şifa bulma, yeniden özüne, aslına dönme sürecine girmesinin miladıdır.

Türkiye işte, bugün bu büyük miladın 32. yılında; gelişen ekonomisi ile, özgün, modern sanayii ve teknolojisi ile, dünya devleriyle yarışan savunma sanayii ve teknolojisi ile ileri demokrasisi, gelişen hak ve özgürlükler standartlarıyla bölge ülkelerinin/toplumlarının gıpta ile baktıkları, örnek almaya çalıştıkları lider ülke ve küresel güç haline gelmiştir.

12 Eylül 1980’den itibaren bugüne kadar 10’ar yıllık 3 dönem idrak eden Türkiye, 2023’te tamama eren bir 4. döneme başlamak üzeredir. Cumhuriyet’in ilanı ile alenileşen tarihi kırılma dönemini en kâmil manada tamir ederek 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı İslam Medeniyetini devam ettirecek olan Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya kurulması bu süre içerisinde gerçekleştirilecektir.

Geride kalan ilk 10 yıllık dönem Turgut Özal liderliğinde, ikinci 10 yıl çeşitli koalisyon hükümetleri ile, sonuna gelinmiş bulunan üçüncü 10 yıllık dönem ise Recep Tayip Erdoğan liderliğinde geçti. Bu üç dönemde farklı programlar uygulandı, farklı hedefler gerçekleştirildi.

Bunları üç cümlede özetlemek gerekirse: Turgut Özal döneminde fasit ekonomik şablonun kırılıp Türkiye’nin dünyaya açılması, kalkınma hamlelerinin başlatılıp teknolojik alt yapının kurulması… Koalisyon hükümetleri döneminde devlet içinde örgütlü suçlar işleyen illegal yapılanmaların aynı yöntemler kullanılarak çökertilmesi… Recep Tayip Erdoğan döneminde hile rejimi ve köle düzeni tasfiye edilip mensupları yargı önüne çıkartılarak Türkiye’nin bağımsız ve bölge lideri küresel güç haline getirilmesi… 12 Eylül 1980 sonrası yaşanan süreçte gerçekleştirilmiş oldu.

Peki Türkiye nasıl oldu da 1920’den 1980’e kadarki 60 yılda alenileşen bu tarihi kırılma döneminin sonunun başlangıcına gelip yeniden öze dönüş ve tamir sürecine girebildi? Nasıl oldu da 12 Eylül 1980 yeniden dirilişin ve ayağa kalkmanın miladı oldu?

Bu soruların cevabının bir cümlede ifade edilmesi, Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş hareketinin 12 Eylül 1980 itibariyle Türkiye’nin gerçek iktidarını ele geçirdiği şeklindedir.

Erbakan Millî Görüş hareketini siyaset sahasında başlatmadan önce, ordu içinde kendine bağlı bir güç odağı oluşturup yönetime birtakım sınırlı müdahalelerde bulunma imkânı elde etti. Bu sayede 12 Mart 1971 Muhtırasını verdirdi.

O sıralar 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrası, ordunun hiyerarşisi altüst edilmiş, darbe heveslisi birçok odak ve komite oluşmuştu. Bunların birçoğu o zamanki iki kutuplu dünyanın süper güçleri ABD ve SSCB ile temasa geçerek destek arayışında idiler.

Oysa ABD ve SSCB art arda iki dünya savaşı çıkartarak dünyadaki 4 büyük imparatorluğu dağıtıp 1945’teki Yalta Konferansında Birleşmiş milletleri ve onun çatısı altında iki kutuplu dünya düzenini kuran Siyonizm’in kontrolünde ve güdümünde idi.

Ne var ki Siyonizm’in kontrolündeki bu iki kutuplu dünyada bir soğuk savaş ve NATO ile Varşova askeri paktlarının silahlanma yarışı yaşanıyordu. Bu nedenle her ülkedeki siyasi rekabeti ABD ve SSCB sahiplenip siyasi ve maddi destek sağlıyordu. Bu rekabet yalnızca Batı Bloku ülkelerinde söz konusuydu…

İlginçtir, SSCB liderliğindeki Doğu Bloku ülkelerinde tek partili komünist rejimler hâkim olduğu için ABD’nin açıktan propaganda ve siyasi nüfuz aracı yapabileceği partiler olmamasına karşın; ABD liderliğindeki Batı Bloku ülkelerinde SSCB’nin açıktan propaganda ve siyasi nüfuz aracı yapacağı sosyalist hatta komünist partiler faaliyette bulunup başa güreşiyordu. Bundan anlaşılan, Siyonizm nihai küresel sistem olarak komünizmi öngörüyordu. Ama başaramadı!

İşte bu iki kutuplu dünya düzeninin ve soğuk savaş yıllarının en hareketli döneminde Türkiye’deki bir cunta, 9 Mart 1971 günü bir sol darbe yaparak o sıra CHP Genel Sekreteri olan Bülent Ecevit’i sosyalist lider yapmayı planlıyordu.

Erbakan’ın ordu içinde oluşturduğu odak ise ABD yandaşı bir pozisyonda hareket edip onu tasfiye ederek 3 gün sonra 12 Mart 1971 Muhtırasını verdirdi. Demirel tek başına AP iktidarında istifasını verip Başbakanlığı bırakırken, Ecevit de bu muhtıra asıl bana karşı verildi diyerek CHP Genel sekreterliğinden istifa etmişti.

12 Mart Muhtırası ile yıkılan hükümet Prof. Dr. Nihat Erim Başbakanlığında kurulurken, ABD’den ithal iki Başbakan Yardımcısı da göreve getiriliyordu: Sadi Koçaş ve Atilla Karaosmanoğlu.

Bu da gösteriyordu ki 12 Mart 1971 Muhtırasını veren askeri odak bunu ABD ile dirsek temasında gerçekleştirmişti. Zaten o süreçte başka türlüsü mümkün değil, hatta söz konusu bile olamazdı.

Ancak çok kısa sürede 12 Mart Muhtırasını veren askeri odağın ABD ile tam bir işbirliği içerisinde hareket etmeyip başka bağlantılar içinde işler çevirdiği de fark edildi. Ecevit bunu Başbakan iken fark edip kamuoyunakontrgerilla diye açıklarken ABD ve NATO çevrelerine ihbar ediyordu.

Bu yüzden 12 Mart 1971 Muhtırasına imza atan generallerden Faruk Gürler ve Muhsin Batur art arda iki dönem Cumhurbaşkanı adayı oldular ama ABD destekli Ecevit-Demirel ikilisi tarafından engel olunarak seçtirilmediler!

Muhsin Batur CHP adayı olarak 12 Eylül 1980 Darbesine kadar aylar süren seçim turlarından bir sonuç alınmadığı için Cumhurbaşkanı seçilememişti. Demirel-Ecevit ikilisi birlikte hareket ederek 12 Mart Muhtırası ile istifalarına yol açan Muhsin Batur’u seçtirmemişlerdi.

Erbakan vefatından bir süre önce Sultanahmet Camiinde kıldığı bir Cuma namazı sonrası İmam odasında yaptığı sohbet sırasında Millî Selamet Partisi olarak Muhsin Batur’a oy verdiklerini ama Ecevit kendi partisinin adayı olmasına karşın oy verdirmediği için seçilemediğini anlatmış, Zaman Gazetesi bunu manşetten haber yapmıştı.

Erbakan böylece tarihe not düşerek, 12 Mart 1971 Muhtırasında imzası bulunan Muhsin Batur’un Ecevit tarafından engellendiği için Cumhurbaşkanı seçilemediğini, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini bu durumun fevkalade kolaylaştırdığını kamuoyuna açıklamış oluyordu.

Bu da Ecevit ve Demirel ikilisinin ABD’de planlanan 12 Eylül 1980 Darbesinin olacağından haberli olduklarını göstermektedir. Erbakan ile işbirliği içerisinde hareket etmekte olan emekli eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve CHP adayı Muhsin Batur’un Cumhurbaşkanı seçilmesi önlenerek 12 Eylül 1980 Darbesinin pürüzsüz gerçekleştirilmesi sağlandı.

Nitekim Demirel-Ecevit ikilisi 28 Şubat 1997 post modern darbesürecinde de birlikte hareket etti ve daha önceki muvazaalı siyasi kavgalarının aksine pervasızca açıktan bir dayanışma sergiledi!

Ancak Erbakan’ın ordu içerisindeki adamları sayesinde hem 12 Eylül 1980 Darbesinden hem de 28 Şubat 1997 sürecinden anında haberi olmuştu. Çünkü her iki darbeyi de daha önceden haber vermişti bizzat kendisi…

12 Eylül 1980 Darbesinden üç buçuk ay önce 26-27-28 Mayıs 1980 Günleri Ankara’da Millî Görüş Kültür Sarayı olarak adı değiştirilen eski Demetevler Sinemasında yapılan Millî Selamet Partisi’nin seminerinde kapanış konuşmasında salonu dolduran 1500 kişinin huzurunda Erbakan şu sözlerle olacakları haber veriyordu:

Bir 30 Ağustos Sabahı uyandığınızda radyonuzun düğmesini çevirip Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konulduğunu dinlerseniz; o gün karşılaştığınız ilk askerin postalını öpün. Çünkü bilesiniz ki o asker şeriat askeridir!

Erbakan’ın bu sözlerinden üç buçuk ay sonra, Osmanlı Devletinin kullandığı Rumi Takvime göre 30 Ağustos, Miladi Takvime göre 12 Eylül günü, gerçekten sabah uyanıp radyosunun düğmesini çevirenler Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğunu öğrendiler!

ABD’de planlanan, başta Ecevit-Demirel ikilisi olmak üzere dönemin basınının, sendikalarının ve sermaye çevrelerinin destekledikleri 12 Eylül 1980 Darbesi kısa süre sonra Erbakan’ın kontrolüne giriyor ve Türkiye’yi bugünlere taşıyan süreç başlıyordu…

Erbakan kendisine yönelik başlatılan -ki 12 Mart 1971ve 12 Eylül 1980’de de Erbakan hedefti- 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecini, tam 4 yıl önce Aytunç Altındal’ın Günaydın Gazetesi için kendisi ile yaptığı röportajda hasımlarımız bizi iktidar yapmak istiyor diyerek bildiriyordu!

Çünkü Erbakan, 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde ordu içerisindeki yapılanması ile birlikte tasfiye edilip Ecevit’in ifadesi ile kökü kazınamamıştı. Bunun için iktidara getirilip sorumluluk mevkiinde bir askeri darbe ile suçüstü edilip işi bitirilmek isteniyordu.

Ancak Erbakan bu plandan haberli olduğu için; Refah Partisi 1994 yerel seçimindeki olağanüstü başarısını müteakip 1995 Genel Seçiminde kolayca tek başına iktidar olabilecekken; tedbirlerini alarak ve frene basarak ancak birinci parti olmasını sağladı.

Bu yüzden 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan, 28 Şubat 1997 sürecine iktidarda tek başına değil Refah Partisi ile DYP’nin koalisyonunda muhatap oldu ve işin içinden kolayca sıyrılıp iktidarı rejim mensuplarına gayet şık bir demokratik manevra ile devretti!

Bu süreçte ordu içerisindeki derin yapılanmayı harekete geçirerek 28 Şubat sürecine destek olan askeri ve sivil unsurları, sermaye, medya ve siyaset çevrelerini, BEŞLİ ÇETE denilen sivil toplum kuruluşu liderlerini tümü ile 5 yıl içerisinde tasfiye etti. 3 Kasım 2002 Genel Seçiminde iktidarı tek başına, AKP’yi kuran talebelerine teslim ederken, muhalefeti de tek başına Deniz Baykal’a verdi.

Deniz Baykal Muhsin Batur gibi daima CHP içinde Erbakan ile dirsek teması içinde hareket eden biri olarak her zaman Ecevit’in hedefinde bulunuyordu. Hatta Baykal’ın, CHP-MSP Koalisyonunda Maliye Bakanı olarak görev yaparken Başbakan Ecevit tarafından Erbakan ile görüşmesi yasak edildiği söylenirdi.

Bütün bunları, Erbakan’ın 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye’nin derin yönetimini ele geçirdiğini ve yükselen bir trendde bugünlere getirdiğini belgeleriyle, argümanlarıyla izah etmek için anlatıyoruz.

Erbakan 12 Eylül 1980 sürecinde Türkiye’nin yönetimini ele geçirmeden önce Dünya Siyonizm’i İran’da Şii mollaları örgütleyerek Ayetullah Humeyni liderliğinde çok kanlı şekilde bir İslam ihtilali gerçekleştirerek İslam Birliği’nin önünde bir Şii duvar örmeye başladı.

Ayrıca Türkiye’nin İslam ülkelerini bir araya getirmesi çabasında ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaş sürecinin engel olmada handikap oluşturacağını görerek tek kutuplu dünya düzenine geçti; detant ilan edip SSCB ve Varşova Paktını dağıtarak ABD liderliğindeki yeni dünya düzenini NATO desteğinde hâkim kılmaya çalıştı Siyonizm.

Bu amaçla tek süper güç haline getirilen ABD müttefikleri eşliğinde önce Afganistan’a ardında da Irak’a girip bu iki Müslüman ülkeyi işgal etti. Ancak hiç beklenmedik şekilde, El- Kaide tarafından mütemadiyen dövülerek ağır kayıplar verdiler, çaresiz ve umutsuz bırakıldılar.

Sonuçta önce müttefikleri ardından ABD Irak’tan çekilmek zorunda kaldı. Ancak çekilirken tekrar bölgeye dönme gücü ve ihtimali kalmadığı için süper güç konumunu yitirmiş oldu. Bölgede doğan bu boşluğu Türkiye doldurup lider ülke ve küresel güç konumuna geldi.

Üstüne üstlük ABD ve müttefiklerinin bu süreçte Afganistan, Irak işgallerinde yaptıkları astronomik askeri harcamalar nedeniyle içine girdikleri küresel ekonomik kriz, iç sorunlarıyla boğuşmakla baş başa kalmaya mecbur bıraktı.

Türkiye eğer bugün bölge lideri bir küresel güç haline geldiyse öylesine bir rastlantı sonucu değil; Erbakan’ın kendisine yönelik başlatılan 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerini ordu içindeki bir odakla birlikte tersyüz ederek başta savunma sanayii her alanda ülkeyi kendi ayaklarının üzerinde durabilen bağımsız, özgür konuma getirmesiyle planlı, programlı şekilde gerçekleşti.

Türkiye 1974’te yaptığı Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD ve diğer müttefiklerinin uyguladığı askeri ve ekonomik ambargo yüzünden adeta ortaçağa döndürülmüştü. Bugün öyle bir ambargo uygulanması söz konusu bile değildir. Eğer uygulanabilecek olsaydı, Türkiye bölgede yaşanan bu gelişmeler karşısında gıkını bile çıkartamaz, her emredileni yerine getirmek durumunda kalırdı.

İşte Türkiye’yi sanayisi, ekonomisi ve siyasi hamleleriyle bugünlere getiren; 12 Eylül 1980 sonrası süreci kurduğu millî derin devlet aracılığıyla ANAP iktidarı, koalisyon hükümetleri ve AKP iktidarı üzerinden hile rejimi ve köle düzenini tasfiye eden Erbakan’dan başkası değil.

Türkiye’yi bölge lideri küresel bir güç haline getirip önüne 2023 hedefini koyan Erbakan; bu süreci artık geri dönülemeyecek, mecburi istikamet ilerleyen bir konuma getirip öyle dünyaya veda etti.

Hicri 1434 yılına girilen şu süreçte, 1400’üncü yılın başında iş başında olması gereken Mehdi’yi hala beklemekte olan Adnan Oktar boşuna birtakım zorlama tevillere sığınmasın. 1980 yılına denk gelen Hicri 1400 yılında Erbakan, yönetimini ele geçirdiği Türkiye’yi bu süreçte bölge lideri küresel bir güç haline getirdi.

Bugün Arap Baharı denilen süreç İslam Birliği’nin kurulmasına doğru süratle yol almaktadır. Bunu görmezden, anlamazdan gelerek Mehdi’yi beklemek gaflettir. Erbakan Mehdi idi, geldi ve gitti. Bu süreçte artık dünyaya hâkim olacak Mehdi değil, ancak Mehdiyet olabilir.

Hz. Muhammed (SAS) hayatta iken sadece ufacık Hicaz bölgesine İslam’ı hâkim kıldı. Ardından kısa sürede İslam yeryüzünün büyük bir kısmına hakim kılındı. Bu O’nun (SAS) adına yapıldı!

Sayı: 737

Diğer MANŞET haberleri

  • PAYLAŞ

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.