SON DAKİKA

İSRAİL ÇARESİZ          ZORBALIKLA NEREYE?          TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI          VİTES DEĞİŞTİRDİ          Sayı 823          KANDİL IŞİD TEHDİDİNDE          SÜNNÎ İSE DESTEK YOK!          AKP LEVHASI ÇÖPE          DÜNYADA TEK BAŞINA          SAYI 819         

Bugün: 18.12.2017

TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI

TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI
IŞİD ile mücadele edemeyeceklerini gören ABD ve müttefikleri şantajla, tehditle, psikolojik harp yöntemleriyle Türkiye’yi Suriye ve Irak bataklığına girmeye icbar etmeye çalışıyorlar.30.09.2014 00:43



ABD ve müttefikleri IŞİD için dayatamaz;

TÜRKİYE GÜÇLÜ VE HAKLI

 

IŞİD ile mücadele edemeyeceklerini gören ABD ve müttefikleri şantajla, tehditle, psikolojik harp yöntemleriyle Türkiye’yi Suriye ve Irak bataklığına girmeye icbar etmeye çalışıyorlar. Dışarıdan yapılan, işbirlikçilerin iştirakiyle içeriden takviye edilen baskılarla AKP iktidarı köşeye sıkıştırılıp Nusayri azınlığa dayalı Suriye dikta rejimi ve Irak Şii yönetimi ayakta tutulmak isteniyor.

ABD ve müttefikleri yalan ve uydurulmuş gerekçelerle Irak’ı işgal edip milyonlarca Müslüman’ın canına kıyarak, işkence merkezleri kurarak, ırzına, malına tasallut ederek; saraylarını yağmaya ve müzelerini talana varıncaya kadar ülkeyi Moğol istilasından beter ettikten sonra Şii yönetime teslim edip terk ettiler.

ABD ve müttefiklerinin kurdukları Şii yönetim Irak’ta Sünnileri yönetimden dışlayıp devlet terörü uygulayarak asimilasyon ve soykırıma tabi tuttu. Türkiye’nin çabalarıyla yönetime dâhil edilmek ve iç barış ortamı sağlanmak istenmesine karşın işgalcilerin kuklası Şii yönetim Sünni liderlerin dışlanması, hatta tutuklanması için her türlü provokasyona başvurdu.

Öte yandan Nusayri azınlığa dayalı dikta yönetimi, Suriye’ye Arap Baharının sıçraması üzerine başlattığı katliamlar sonucu milyonlarca Sünni Arap’ın sınırlardan kaçıp komşu ülkelere mülteci olarak girmesine yol açtı.

ABD ve müttefikleri devlet terörü uygulayan Beşşar Esat yönetimini devireceklerinden söz edip tüm kesimlerin katılımıyla Suriye’de demokratik bir yönetim oluşturmak amacıyla, Özgür Suriye Ordusu adı verilen muhalif güce uluslararası destek verdiler.

Türkiye’nin de destek verdiği Özgür Suriye Ordusu önemli başarılar göstererek Esat yönetimini köşeye sıkıştırmaya başladığında ABD ve Müttefikleri yan çizerek Nusayri azınlık iktidarına her türlü dolaylı desteği verdiler, yıkılmış, yakılmış ülkede güçbela ayakta kalmasını sağladılar.

Diğer yandan Özgür Suriye Ordusu yönetimi ile oynayarak sürekli liderlerini değiştirip çalışmaz hale getirirken Esat yönetimi için koydukları bütün kırmızıçizgilerini çiğnediler.

Önce Esat rejimi hava kuvvetlerini kullanırsa kırmızıçizgimiz müdahale ederiz dediler. Şehirleri, sivil yerleşim merkezlerini yaptığı hava saldırıları ile yıkıp taş üstünde taş bırakmayan, fırınların önündeki ekmek kuyruğuna bomba yağdıran Esat rejimine timsah gözyaşları döktüler.

Daha sonra kırmızıçizgimiz Esat’ın kimyasal silah kullanmasıdır dediler. Esat yönetiminin halka karşı kimyasal silah kullandığı Birleşmiş Milletlerce tespit ve tescil edildi fakat yine yan çizmeye devam ettiler. Bugün Esat yönetiminin nasıl gideceği değil nasıl ayakta tutulacağı konuşuluyor!

Lübnan’daki Şii Hizbullah Örgütü militanlarının Nusayri Esat güçlerine destek vermesini teşvike çalıştılar. Türkiye’yi oluşturdukları Özgür Suriye Ordusu yönetimi ile baş başa bırakarak Beşşar Esat rejimini ayakta tutmak için verdikleri dolaylı desteği, yardımı artık açıktan yapıyorlar.

ABD ve müttefikleri Irak’ta Şii, Suriye’de Nusayri, Lübnan’da Şii Hizbullah güçlerini destekleme, Sünnileri yönetimden uzak tutma politikasını sürdürerek Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkilerini koparmak için her yolu denediler. Buna karşın Türkiye’yi Sünnilerden yana politika izlemekle suçladılar.

Batılı müttefikleri Türkiye’yi bölge ülkelerinden/toplumlarından tecrit etmeye yönelik politikalarla etnik ve mezhep temelli ayırımlar yaparken Sünni Araplardan oluşan büyük kitle sahipsiz kaldı. Türkiye’nin Sünni Arapları da yönetimlere dâhil etmek için yürüttüğü çabalar sonuçsuz bırakılıp Irak’taki Şii, Suriye’deki Nusayri yönetimler özellikle desteklendi.

Bu durum IŞİD için oldukça uygun bir faaliyet alanı ve ortamı oluşturdu. Şimdi ABD ve müttefiki ülkeler kendilerinin yol açtıkları IŞİD olgusundan Türkiye’yi sorumlu tutarak bu sorunu lehlerine olacak şekilde çözmesini istiyorlar.

Bunu istemekle kalmayıp Türkiye’nin yürüttüğü çözüm sürecinin baltalanmasına yönelik PKK’yı silahlandırmaya çalışıyorlar. ABD ve müttefikleri IŞİD’e karşı yalnız havadan müdahalede bulunurken Türkiye’nin karadan girmesini istemektedirler!

Türkiye’yi muhatap olduğu mülteci akını karşısında desteksiz bırakan, büyük meblağlara varan harcamalarına katkıda bulunmayan batılı müttefikleri, kendilerinin yol açtıkları IŞİD sorunundan kurtulmak için ise Türk Silahlı Kuvvetlerini PKK ile omuz omuza cepheye göndermek istiyorlar.

Tabii, Türkiye gibi demokratik bir ülkede aklı başında hiçbir iktidar ve muhalefet partisinin böyle bir talebi kabul etmesi, işbirlikçi çevrelerin etkin kamuoyu oluşturma çabalarına rağmen yine de düşünülemez. Bu yüzden aba altından sopa gösterip dayatmaya çalışıyorlar.

Türkiye batılı sözde müttefiklerinin baskıları, dayatmaları, şantajları, tehditleri karşısında boyun büküp çaresiz her istediklerini yapmaya mahkûm bir ülke olmaktan çıkmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan askeri ve ekonomik yaptırımlardan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye artık bölge lideri küresel bir güç olarak bağımsız politikalar izlemektedir.

Türkiye 1 Mart Tezkeresini geri çevirerek İskenderun Körfezi önlerinde turlar atmakta olan ABD güçlerine Süveyş Kanalının yolunu gösteren 2003’ün Türkiye’si de değildir. ABD ve müttefikleri de o günkü güç ve konumlarına artık sahip değildirler.

Hani o SSCB dağıtılarak tek süper güç ABD liderliğinde ilan edilen Yeni Dünya Düzeninin sözü edilmiyor artık. Büyük Ortadoğu Projesi diye bir iddiadan da nicedir hiç söz edilmediği gibi.

ABD Başkanı Bush’un Birleşmiş Milletleri devre dışı bırakıp Afganistan’ı, Irak’ı işgale başlarken Haçlı Savaşı ilan ederek “Ya bizimlesiniz, ya düşmanımız!” dayatmasında bulunduğu, dünyada kimsenin sesini çıkartmadığı o günlerde bile Türkiye 1 Mart Tezkeresi ile senin yanında değilim diyebilmişti!

O günden bu yana da köprülerin altından çok sular aktı. O günün gıkını çıkartamayan Rusya’sı bugün Ukrayna’nın bir bölümünü işgal etmiş bulunuyor. Daha önce de Gürcistan’ı baştan sona işgal edip istediğini yaptırmış, ABD ve müttefikleri seyirci kalmıştı.

ABD ve müttefiklerinin, Yeni Dünya Düzeni tafrasıyla başlattıkları Afganistan ve Irak işgallerinin sonunda verdikleri ağır askeri kayıplara ilaveten yaptıkları astronomik harcamalar nedeniyle de küresel ekonomik krize duçar oldukları herkesin malumudur.

Sonunda Irak ve Afganistan’dan çekilme kararı almak zorunda kalan ABD ve müttefikleri tekrar Birleşmiş Milletler Teşkilatına dört elle sarılarak Yeni Dünya Düzeninden söz edemez oldular.

Bu süreçten bölge lideri küresel bir güç olarak çıkan Türkiye’yi 1 Mart Tezkeresi ile Yeni Dünya Düzenine hayır demesi kurtardı. Şayet Türkiye ABD’nin kuzeyden Irak’a girmesine razı olsaydı ve birlikte işgale iştirak etseydi -Allah korusun- şimdi Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den beter hale gelirdi.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtından bu yana batılı müttefiklerine hayır diyebildiği için hep yükselen yıldız olarak istikbali parlayan Türkiye’nin şimdi onların dayatmasına boyun eğip IŞİD karşısına Mehmetçiği çıkarmasını beklemek aptallık olur.

Peki, Türkiye’nin batılı müttefikleri bu kadar aptal olabilirler mi? Sanırız batılılar aptal olamazlar ama Türkiye’deki kılavuzlarının aptal olduklarından şüphe yok. Batılı müttefiklerin zaten hep bu kılavuzları yanılmalarına neden oluyor. Çünkü içerideki uzantıları batılıları hep yanlış kanaatler edinmeye, hata yapmaya sevk ediyorlar. Bu onların sorunu, biz IŞİD konusuna devam edelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rehinelerimiz salındı IŞİD ile ilgili tutumuz değişti şeklindeki sözleri, Türkiye’nin IŞİD’i desteklediğine dair batılıların medya üzerinden yaptıkları algı operasyonunun bertaraf edilmesine yönelik bir taktik olsa gerek. Yoksa Türkiye’nin PKK ile omuz omuza IŞİD’e karşı savaşacağını beklemek gerçekçi değildir. Zaten batılıların da güçbela çekildikleri bölgeye yeniden dönmek gibi bir niyetleri olamaz. Sadece Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışıyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan sınırlarımızdaki gelişmelerin hiçbir şekilde dışında kalamayız derken, Irak işgalinde olduğu gibi Türkiye’nin bölgede müttefiklerin istedikleri gibi at oynatmalarına asla izin vermeyeceğini ima etmektedir.

Türkiye oynanmak istenen oyunu baştan beri çok iyi biliyor; bugüne kadar bir komşu ülke ile de savaşa girmemek için son derece dikkatli, uyanık davrandı. Önce Bulgaristan ile savaşa sokup ardından üzerine çullanmayı planladılar. Aksine Bulgaristan’da Türkler parti kurup iktidar ortağı oldular.

Ermeni-Azeri savaşı çıkartıp Türkiye’yi dâhil etmeye çalıştılar, başaramadılar. Eğer bir Türkiye-Ermenistan savaşı çıkartılabilseydi başta Ortodoks Dünyası olmak üzere tüm batı müdahil olur, Osmanlı Devletine yaptıklarını yaparlardı.

İran-Irak savaşı çıkartılarak her iki ülke ile sınır komşusu olan Türkiye’yi biri ile mutlaka savaşın içine çekme hesapları yapıldı, o da tutmadı. Türkiye aksine savaş halindeki iki komşusuna aynı mesafede durmayı başarırken ikisine de ihracatını arttırıp 2 milyar $’a çıkardı!

Saddam’ı teşvik edip işgal ettirdikleri Kuveyt’ten çıkartmak için 28 ülkeyle oluşturulan koalisyon içine Türkiye’yi de aldılar. Türkiye petrol boru hattının vanalarını kapatmakla yetinip askeri birlik göndermedi. Böylece bir bölge ülkesiyle savaşa girmeme azami dikkat ve itinasını sürdürdü.

Türkiye NATO ittifakı içinde birlikte yer aldığı Yunanistan’ı milli düşman haline getiren politikayı da sona erdirip iki ülkenin her konuda işbirliği ve dayanışma içine girmesine yönelik politikalara yöneldi. Komşuluk ilişkilerini geliştirmeye yönelik tek yönlü girişimlerini ısrarla sürdürüyor.

Ahmet Davutoğlu Dışişleri Başkalığı döneminde başlattığı komşu ülkelerle sıfır sorun politikası ile büyük gelişmelere yol açtı. Türkiye’nin başarıyla yürüttüğü bu politikaları tersyüz edebilmek, aleyhine çevirmek için her yolu deneyen batılı müttefikleri nihayet başlayan Arap Baharı süreci ile aradıkları fırsatı buldular.

Fakat Türkiye’nin aklının, gücünün ulaşacağı yere batılı müttefiklerinin hayali bile erişemiyordu. Türkiye sadece bölge ülkeleri ile sıfır sorun politikalarıyla kendini bağlamış değildi. İstikrasızlığı halinde ise bölgeye yönelik uygulayacağı politikaları vardı, hazırdı.

Çünkü bölgedeki statüko, batılıların Osmanlı Devletini yıkarak toprakları üzerinde ihdas ettikleri ülkelerden oluşuyordu. Statükonun bozularak istikrarsızlık ortamı oluşturulması durumunda ise Türkiye’nin bölge ülkelerinin ve toplumlarının çıkarları ile kendi çıkarlarını uzlaştıran politikalara yönelmesi zor olmayacaktı. Nitekim öyle de oldu.

Şimdilik batı işbirlikçisi, toplumlarından kopuk kabuk yönetimlerle bazı mevzii ve geçici sorunlar yaşasa dahi Türkiye’nin bölge toplumları ile geleceğe yönelik sağlam temellere dayanan bağlar kurduğu ve sığınılacak, başvurulacak yegâne ülke konumuna geldiği de bir vakıadır.

Batılılardan bağımsız özgün iç ve dış politikalar izleyebilen Türkiye için bölge ülkeleriyle barışçı yöntemlerle diyalog içine girmek, dayanışma içinde hareket etmek her zaman mümkün olacağı için statükonun devamı da sorun oluşturmaz.

Lakin statükonun bozulması, bölgenin istikrarsızlaştırılması, mevcut sınırların ortadan kalkması durumunda da yine Türkiye kârlı çıkacaktır. Bölge lideri küresel bir güç olarak Türkiye komşusu ülke ve toplumların haklarını savunan, menfaatlerini koruyabilen güçteki yegâne ülke olduğunu göstermektedir. Bu nedenle her halükârda bir şekilde bölge ile bütünleşebilir.

Türkiye bu konumunu koruyup sürdürebildiği sürece bölge ülkelerini ve toplumlarını demokratik model olarak siyasi/kültürel hinterlandına katabileceği gibi ekonomik cazibesiyle de çekim alanı içine alabilir. Türkiye İslam ülkeleriyle Avrupa Birliği benzeri bir oluşuma gitme potansiyeline de sahiptir.

1000 yıllık Selçuklu, Osmanlı İslam kültür ve medeniyetinin varisi bir Türkiye kadar başka hiçbir ülke her türlü farklılıkları bir arada barış, huzur, adalet, güvenlik içinde yaşatabilecek tecrübeye ve birikime sahip değildir.

Birinci Dünya Savaşında mağlup edilen Osmanlı Devletini yıkıp başkent İstanbul’u işgal altında tutan İngilizlerin işbirlikçileri İttihatçılara kurdurdukları batı tipi ulusalcı jakoben cumhuriyette, 90 yıl boyunca yapılan tahribata rağmen farklılıkların birlikte barış içinde yaşama kültürünün halen Türkiye’de bütün canlılığıyla yaşadığı bir realitedir.

Bölgedeki statükoyu Irak işgali ile istikrarsızlaştıran ABD ve müttefiklerinin yaptıklarından, Arap Baharı ile başlayan süreçte olup bitenlerden Türkiye sorumlu tutulamaz. Bu süreçten kârlı çıkıp bölge lideri küresel bir güç haline gelmesi buna yol açanlarla suç ortağı olmasını gerektirmez.

Süreci Türkiye’nin isteği ve iradesi dışında BOP’u hayata geçirmek amacıyla başlatan ABD’nin, müttefiklerinin zulümleri yüzünden meydana gelen gelişmeler eğer aleyhlerine sonuçlar veriyor ise kendi yaptıklarına yansınlar.

Yol açtıkları olumsuzluklardan hiçbir payı olmadığı halde eğer Türkiye sonucu lehine çevirdiyse önünde şapka çıkarıp başarısını takdir etsinler. Yok, eğer başarısını hazmedemeyeceklerse ne biliyorlarsa yapsınlar. Yerli işbirlikçiler üzerinden manipülasyonlarla Türkiye’ye yanlış yaptırmak için beyhude uğraşıyorlar.

Ne ABD ve müttefikleri, ne de işbirlikçi dikta rejimleri IŞİD ile mücadelede başarılı olabilir. Irak’ı işgal sürecinde IŞİD’in bir önceki versiyonu El-Kaide’den yedikleri dayaklar yanına kâr kalmıştı. Bu yüzden bölgeyi terk edip gitmek zorunda kaldılar. Yeniden bölgeye dönmeyeceklerini de en yetkili ağızları sürekli tekrar edip duruyor. Yönetime getirdikleri işbirlikçilerin ise IŞİD karşısında kaçacak delik aradıklarını görüyorlar.

Tek çareleri eğer Türkiye’yi IŞİD’in üzerine göndermekse boşuna hayal kurmasınlar; bunu asla hiçbir şekilde yaptıramazlar. Eğer ABD ve müttefiklerini bir kez daha bölgeye getirerek yeniden dayaklatmak istiyorsa o başka!

Gerçekte, ABD ve müttefikleri Irak’ı değil Türkiye’yi işgal etmeyi planladılar. Bunu fark ettiği için bir kontratak geliştiren Türkiye birinci tezkere ile adeta ABD’ye kırmızı mumla davetiye çıkardı.

Hava üslerini, limanlarını emrine vereceğineuşlandırmasını,,larını emrine vereceğini, Güneydoğuda 80 bin askeritoplumlarının demokrati, Güneydoğu’da 80 bin askerini konuşlandırmasına müsaade edeceğine dair birinci tezkere Meclis’ten geçirildiği için ABD 850 milyon $ harcayarak Türkiye’yi işgale yönelik hazırlıklar yapmıştı…

Limanları büyük gemiler yanaşabilsin diye derinleştirip hava üslerindeki pistleri büyük uçakların inebilmesine uygun hale getiren ABD Güneydoğu’da 80 bin askeri konuşlandırmak için araziler kiralayıp parasını peşin ödemişti.

Artık bütün hazırlıkları tamamlanmış, Pentagon güçlerinin kuzeyden Irak’a girmesi bahanesiyle Türkiye’ye yerleşip işgal etmesi için start verilmişti. ABD donanması gelmiş İskenderun Körfezinin önlerinde yığınak yapmıştı.

İşlem tamam denilen bir noktada bir de ne görsünler; 1 Mart Tezkeresi denilen İkinci Tezkereyi Meclis geri çevirmesin mi?

Önce bir yanlışlık olduğu düşünülerek ne var bunda bir daha geçirsinler diyenler oldu, geçtiğini kabul etmek şeklinde yorumlamaya çalışanlar oldu. Fakat çok geçmedi bunun bir devlet projesi olduğu anlaşıldı.

Ortaya çıkan neye niyet neye kısmet durumu karşısında Süveyş Kanalı yolunu tutan Pentagon güçleri ister istemez Irak’ı işgal etmek durumunda kaldılar. Çünkü 10 bin kilometre yoldan gelip geri dönmek olmazdı, mecburen Irak’ı güneyden de olsa işgale yöneldiler.

Hâlbuki İsrail Başbakanı Ariel Şaron başına gelecekleri görmüş, ABD’deki Yahudi Kongresinde telekonferansla bir konuşma yaparak “Ne yaparsanız yapın, Irak’ın işgalini önleyin. Yoksa gelip bölgede yangın çıkartır İsrail’i ateş çemberi ortasında bırakır giderler” diyerek uyarmıştı. Bunun üzerine birçok ülkede birden savaş karşıtı gösteriler başlatılmıştı.

Fakat daha sonra fanatik Siyonist NEO-CON ekip amacın Irak’ın değil Türkiye’nin işgali olduğu konusunda ikna etmiş olacaklar ki Ariel Şaron da razı oldu ve savaş karşıtı gösteriler bıçak gibi kesildi. Sonra Irak’ta sergilenen vahşete rağmen dünyada kimsenin aklına savaş karşıtı gösteri yapmak gelmedi. Sadece Erbakan Saadet Partisi öncülüğünde büyük mitingler yaparak ABD’yi Irak işgali nedeniyle protesto etti.

Peki, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un endişesi neden kaynaklanıyordu?

İsrail’in çevre ülkelerine istikrarsızlık getirip güvenliğini tehdit eden bugünkü şartların doğacağı, ateş çemberi ortasında kalacağı öngörüsünü Ariel Şaron neye dayandırıyordu?

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld; yeterli güç göndermeyerek ve lojistik destek sağlamayarak ABD’yi Irak işgalinde kasıtlı olarak başarısızlığa uğratmakla suçlanarak görevinden azledildi!

ABD’de, WASP kökenli Beyaz Hıristiyanlar denilen bir kesimle Yahudiler arasında örtülü olarak bir iktidar mücadelesi yaşandığı bilinmektedir. Siyonist Yahudiler ABD dünyanın jandarmalığını yapsın derken ulusalcı Beyaz Hıristiyan kesim imkânlarının ve zengin kaynaklarının kendi halkı için kullanılmasını istemektedirler. Beyaz Saray’da etkin olan ulusalcılar Irak işgalinin başarısız kalıp ABD’nin kendi sınırları içine dönmesini sağlamak isterken Pentagon’da etkili olan Siyonist NEO-CON ekip ise başarılı olup dünyanın tek süper gücü olmasını istiyorlardı.

Bu mücadele devam ederken ulusalcıların daha etkin olduğu görülüyor. Rumsfeld’in yardımcısı Paul Wolfowitz önce Savunma Bakanlığından İMF’in başına şutlandı. Ordan da yolsuzluk yaptı denilerek uzaklaştırıldı. Bir dönemin en etkili ismi olan Wolfowitz artık ortalıkta yok!

Başkan Bush -NEO-CON ekibe rağmen- Türkiye ile ilişkilerini iyi tuttu. Öyle ki 1 Mart Tezkeresi nedeniyle hesap sorması istenirken o aksine NATO zirvesini İstanbul’da topladı.

Başkan Obama da ABD’nin okyanus gerisine çekilmesine yönelik politikalar izlemekte, yeniden bölgeye dönüp IŞİD ile kara savaşı yürütmeye karşı çıkmaktadır. Bu yüzden fanatik Siyonistleri karşısına alma pahasına Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır.

IŞİD gerçekte ABD’ye değil İsrail için tehlike oluşturmaktadır. İsrail’in sessiz kalmasının IŞİD ile ilgilenmediği şeklinde anlaşılması çok yanlıştır. Başkan Obama İsrail Lobisi bastırmasa IŞİD ile çok fazla ilgilenmez. Karadan savaşa girmeyi kabul etmeyerek hava saldırılarıyla yetinmesinde ulusalcı kesimin etkisi çoktur.

Açıkça ifade etmek gerekirse Irak işgalinden beri Türkiye ile birlikte hareket etmede bir sakınca görmeyen Beyaz Saray yönetimi IŞİD konusunda da olabildiğince bu politikayı sürdürmeye çok çaba gösteriyor.

Tabii, ABD’de çok güçlü olan, özellikle de Pentagon’da etkili olan Siyonist Yahudiler durumdan son derece rahatsızlar. Başkan Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın IŞİD konusunda benzer elastikiyetli ifadeler kullanmaları bir tesadüf değil, derin işbirliğinin ürünüdür.

Beyaz Saray yönetimi AKP iktidarı ile fanatik Siyonist NEO-CON ekibin tüm provokasyonlarını bertaraf ederek stratejik ortaklık içinde hareket ettikleri öteden beri gözlemlenmektedir.

Dememiz o ki, Türkiye’nin ABD’de iflah olmaz hasımları olduğu gibi derin müttefikleri de var.

 

Sayı: 829


Etiketler: IŞİD - Türkiye - Suriye -Irak

Diğer MANŞET haberleri

  • PAYLAŞ

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.